Annem ve ben evdeki ilk haftamızı sürekli temizlik yaparak ve evi düzenleyerek geçirdik. Annem, evlendiğinden beri ilk kez yeni bir eve taşınmıştı. İlk evlerini maddi imkânsızlıklar nedeniyle gönlünce dekore edememiş, babamın bekârlık döneminden kalan eşyalarını kullanmak zorunda kalmıştı. Bunca yıl içerisinde de bu evde kalıcı değiliz umuduyla dekorasyon işlerine hiç bulaşmamıştı. Şimdi, ilk defa istediklerini yapmaya yetecek parası ve imkânları vardı. Tüm gününü dekorasyon dergilerine bakıp eve yapmak istediklerini hayal ederek geçiriyordu.
Bense yorgunluktan başımı kaldıramaz bir hâle gelmiştim. Geceleri sürekli kabuslar görüyordum. Bu eve taşındığımdan beri uyku bana haram olmuştu. Tüm gün yorgun ve bitkin hissediyor olmama rağmen annemin neşesi bana pozitif enerji veriyor, zamanımı onunla dekorasyon dergilerine bakarak ve mağaza mağaza gezerek geçiriyordum.
Bu kadar yorgunluğun üzerine bebekler gibi uyuyacağımı hayal ederek yatağıma uzanıyor ama her seferinde gecenin bir vakti kan ter içerisinde uykumdan uyanıyordum. Önceleri bu kabusları yeni yerimi yadırgamama bağladım. Daha sonra, evin üzerimde yarattığı negatif enerjinin psikolojimi bozmuş olabileceğinden endişe ettim. Anneme yaşadıklarımı anlattığımda "Öyleyse önce senin odanı güzelce dekore edelim. Odanı sevince yerini yadırgamazsın," dedi.
Odama üzerinde rahatça ders çalışabileceğim büyük bir masa ve zevkime uygun şık bir lamba aldık. Yatağımın yanındaki gece masasının üzerine de internette hep görüp beğendiğim mor lava lambalardan koyduk. Etrafta çok eşya olmasından hoşlanan biri olmadığım için geniş bir dolap ve rahat bir yatak ile birlikte ihtiyaçlarım sona ermişti.
Sahip olduğum sezgisel becerileri kullandığım bir iş fikri hâlâ aklımın bir köşesinde olsa da, ailemin çatısı altında yaşadığım sürece hayallerimi özgürce gerçekleştirme ihtimalimin olmadığını anlamıştım. Bu yüzden artık üniversiteyi daha fazla ciddiye alıyordum ve her gün düzenli olarak ders çalışıyordum. Her geçen gün duvarlarım renkli not kâğıtlarıyla doluyor ve zihnim ders çalışmaktan bitap düşüyordu. Yine de uykularım düzelmemişti. Bazen yaşadığım tüm bu iç sıkıntılarının görünenden daha derin anlamları olabileceğini düşünmeye başlamıştım.
Bir akşam sıklıkla yaptığım gibi uyumadan önce biraz daha ders çalışmak için masanın başına oturdum. Elim yıllar önce Melis’in bana hediye ettiği, en sevdiğim ve sürekli kullandığım pembe kalemimi almak için onu her zaman koyduğum çekmeceme gitti. Fakat kalem yerinde yoktu. Odanın altını üstüne getirdim, yine de kalemi hiçbir yerde bulamadım. Anneme kalemi görüp görmediğini sorduğumda "Yere düşmüştür iyice bak," diyerek geçiştirdi. Ben de mobilyaların altına, arkasına bakmaya başladım. İşte tam o anda penceremin önünde duran komodinin arkasında bir kâğıt parçası buldum. Pembe kalemim kâğıdın tam üzerinde duruyordu. Kâğıdı elime alıp içerisinde yazılı bir şey olup olmadığını inceledim.
Kâğıdın üzerindeki yazı Arapça, belki de Farsça bir cümleye benziyordu ve altında Türkçe el yazısıyla “Beni yak ve küllerimi bir bitkinin toprağına göm,” yazıyordu. Bir büyüye benzeyen bu tuhaf kâğıt odama nereden geldi diye merak ettim. Belki de hep buradaydı ve onu daha önce fark etmedim. Annemler odamın kapısının kapalı olmasından rahatsız oldukları için koridordan geçerken sürekli ne yaptığımı görebiliyorlardı. Elimdeki kâğıdı görmesinler diye onu hızlıca yastığımın altına sakladım ve ders çalışmaktan vazgeçip biraz yatağıma uzandım. İnternette kâğıdın üzerindeki cümleyi araştırmaya başladığımda onun içinde gerçekten de Arapça bir kelime olduğunu öğrendim. Anlamı "seçilmiş" veya "özel" gibi bir şeymiş. Fakat yazının tam olarak ne anlama geldiği çözemediğim bir muamma olarak kaldı.
Yatakta uzanırken içim geçmiş olmalı. Rüyamda biri bana sesleniyordu. Dikkatlice baktığım hâlde bir süre seslenen kişinin kim olduğunu göremedim. Daha sonra o kişinin ben olduğumu sandım. Meğer korkunç sonumun sebebi asla peşinden gitmemem gereken aptal bir rüyaymış. Rüyamdaki kişi ben gibi görünse de aslında olduğum kişi ile alakası yoktu. O gerçekte olan ben değil, olmayı hayal ettiğim bendi. Özel güçleri olan ve bu güçleri kullanarak istediği her şeyi kolayca elde edebilecek bir ben. Geleceği görebilen ve ona hükmedebilen bir ben. Bu kâğıdı gerçekten de yakıp küllerini bir bitkinin içerisine yerleştirmemi, bunu yaparsam hayal ettiğim tüm güçlere sahip olacağımı ve hatta geleceği bile görebileceğimi söyledi. Uyandığımda gördüğüm şeyin sıradan bir rüya olmadığını biliyordum. Oynamak istediğim oyunun tehlikeli olabileceğinin farkındaydım. Yine de içimden bir ses "Denemekten ne kaybedersin, Ayla?" dedi ve bana söyleneni yaptım. Kâğıdı yaktım ve küllerini odamdaki minik kaktüsün toprağına gömdüm. Gecenin geri kalanında heyecandan gözümü bile kırpmadım.
Ertesi günleri kaktüste herhangi bir değişiklik olup olmadığını yakından inceleyerek geçirdim. Bazen de kendim için tarot kartları açıyor ve sezgilerimde bir değişiklik olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. Zamanla ne yaparsam yapayım hayatımın hiçbir şekilde değişmeyeceğini kabullenmeye başladım. Ne heyecanımdan ne de bu evde zaman zaman içimi karartan o boğucu hissiyattan eser kalmamıştı.
Sürekli ders çalıştığım için stresten uyuyamadığımı düşünen babam, film izlemeyi çok sevdiğimi bildiğinden oturma odasına devasa ekran bir televizyon ve çeşitli filmler izleyebileceğim bir sinema paketi satın almıştı. Bir akşam, "Hadi kızım tüm gün ya evde ya kütüphanede ders çalışıyorsun, bari akşamları biraz rahatla aç beraber bir film izleyelim," dedi. O gece televizyonda Ezgi ve Melis ile ne zamandır hakkında konuştuğumuz ve birlikte sinemada izlemek istediğimiz bir korku filmi gösteriliyordu. Melis’in evlilik telaşı, Ezgi’nin sıkıntılı çalışma saatleri derken bir türlü buluşmayı başaramamıştık. Babamlarla birlikte oturup filmi izlemeye karar verdim.
Koltuğa uzanmış film izlerken üzerime büyük bir ağırlık çöktü. Kısa bir süre için uyuyakalmış olmalıyım ki gözümü açtığımda tuhaf bir rüyadan uyanmış hissine kapıldım. Rüyamda kendimi yatağımda uyurken gördüm. Gecenin ortasında uykumdan uyanıp bazen yaptığım gibi telefonumu elime alıp saate baktım.
Saat 03:05’i gösteriyordu.
Tam telefonu yerine bırakıp uyumaya devam edecekken, evimizin dış kapısının önünden gelen tıkırtıları duydum. Ayağa kalkıp sesin geldiği yere bakmak için kapıya yanaştım. Kapının deliğinden dışarı baktığımda genç bir erkeğin sarhoş gibi yalpalayarak merdivenlerden üst kata çıkmaya çalıştığını gördüm. Tam o esnada üst katımızdaki evden yere şiddetli bir şekilde bir insan veya bir eşya düşmüşçesine gürültülü bir ses geldi.
Ardından annemin, "Ayla, hadi, kalk kızım yerine yat," demesiyle uyandım. Uykum kaçmadan hızlıca odama gidip yatağımın üzerindeki annemin zorla her gün örttürdüğü süslü yatak örtüsünü ve yastıkları yere fırlattım ve derin bir uykuya daldım. Birkaç saat sonra tüm hayatımı değiştirecek bir olay yaşayacağımdan habersizdim.
Gecenin ortasında aniden uyandığımda yaşadığım ilk duygu büyük bir şaşkınlıktı. Bu eve taşındığımdan beri hep geceleri kan ter içerisinde korkunç bir kabusla uyanırdım ama o gece henüz hiçbir kabus görmemiştim. Uyumadan önce izlemiş olduğum korku filmine rağmen belki de bu evdeki ilk güzel gecemi geçirecek olmanın verdiği mutlulukla yerde duran telefonumu elime alıp saate baktım. Saat 03:05’i gösteriyordu. Tam telefonu yerine bırakıp uyumaya devam edecekken evin dış kapısından gelen tıkırtıları duydum.
Dış kapıya doğru gidip kapının deliğinden baktığımda daha önce rüyamda görmüş olduğum o sarhoş genci ve yalpalayarak merdivenlerden çıkışını fark ettim. Bedenimi yeniden bu apartmana ilk girdiğim anki soğuk ve ruhsuz his kapladı. Gözlerimi tavana dikip rüyamda duyduğum o güm sesini bekledim ve GÜM.
Belki küçük ve önemsiz bir andı ama ben bu anın yaşanacağını rüyamda görmüştüm. O gün, geleceği görmüş olabilme fikri deliceydi. Bu yüzden kendimi, deneyimlediğim şeyin bu anı daha önceden yaşamıştım hissinden ibaret olduğuna inandırdım. Zaten hiç kimse bunun gerçek olduğuna inanmazdı.
O geceden sonra uzun süre hiç kabus görmedim fakat uykularım her gece bir kere bölünmeye devam etti. Umut Apartmanı’na girdiğim ilk andan beri üzerimde hep beni sürekli rahatsız eden anlamsız bir korku hâli vardı. Evde tamamen yalnız olduğum zamanlarda bile içeride birilerinin olduğu, hatta bazen yanı başımda birinin beni izlediği hissine kapılıyordum. O geceden sonra hayatım giderek daha da karanlık bir hâl almaya başladı. Yine de korkularımın yerini tuhaf bir dinginlik almıştı. Bu duygu, aslında suyun altında dakikalardır boğulmamak için mücadele etmiş birinin yavaşça ölmeye başladığında hissettiği andaki huzur gibi sahteydi. Yine de varlığından şikâyetçi değildim.
Her akşam gecenin ortasında uyanıyordum ve içimden ona kadar saydığımda uzaklardan bir caminin ezan sesini duyuyordum. O zamanlar hep aynı zamanda uyandığımı zannedip buna pek de bir anlam yüklememiştim. Bu deneyim beni korkutmuyordu; çünkü bu ses gecenin karanlığında bana varlığına ihtiyaç duyduğum bir güven duygusu veriyor ve bedenen yalnız olduğum bu odada, sanki biri beni korumaya çalışıyormuş gibi bir boyut katıyordu. Ne yazık ki, bunun özel bir anlamı olabileceğini hiç düşünmemiştim. Belki de ruhani bir mesajı anlayabilmek için kalbimizin onu almayı gerçekten istemesi gerekiyor.
Kısa bir süre önce ruhumu biraz olsun rahatlatma ve yaşadıklarıma inanacak birilerini bulma umuduyla dini bir mekâna gitmek istedim ama oturduğum yerin yakınlarında hiçbir caminin olmadığını öğrendim. Zaten kulağımdaki ezan sesi de uzun zaman önce sona erdi.
Artık bana yardım edebilecek hiç kimse yok.