Aden Mavera ile

Gece YarısıVardiyası

← Umut Apartmanı

Bölüm 1 | Ayla

Hakkınızda hayırlı olduğu hâlde bir şeyden hoşlanmamış olabilirsiniz. Sizin için kötü olduğu hâlde bir şeyden hoşlanmış da olabilirsiniz. Yalnız Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Bakara, 2/216 (Diyanet İşleri Başkanlığı Meali)


 

Korkunç bir rüya gördüm. Henüz çok geç olmadan sana bu mektubu yazıp her şeyi tüm detaylarıyla anlatmam gerek. En baştan başlıyoruz. 

Babamın işsizliği, aylardır ailemi bir karabasan gibi sarıp sarmalıyordu. Her günümüz, herkesin her şey yolundaymış gibi davrandığı sahte bir oyun sahnesine dönmüştü. Babam, hâlâ işe gidiyormuşçasına her sabah 06:30'da uyanıyordu. Biz de onunla birlikte erken uyanıp kahvaltı masasına oturuyorduk. Her gün aynı saatte tıraş oluyor, annemin ütülediği takım elbiseyi giyiyor ve tüm gününü dışarıda, iş arayarak geçiriyordu. Biz de evde sanki yaşadığımız bu zorlu günlerin sonuna gelmişiz gibi rol yapıyorduk.

Annem, babamı rahatlatmak için "Durumumuz iyi, çok şükür," dese de, o kapıdan çıkar çıkmaz reçel kavanozunda biriktirdiği paraları masanın üzerine döküp saymaya başlıyordu. Mutfak harcamalarından kuruşu kuruşuna biriktirdiği bu paraları tek tek sayarken, aslında ne kadar korktuğunu anlamak zor değildi. 

Babam işsiz kaldığından beri, benim başarısızlıkla sonuçlanan üniversite sınavım unutulmuştu. Ailemin bu zor durumu beni üzse de, o bitmek bilmeyen "Hadi kızım ders çalış, bak bu sene de kazanamayacaksın," serzenişlerinin dinmesi, bana bir nebze de olsa nefes alma imkânı tanıyordu. Artık daha büyük dertleri vardı.

Ne para ne de başarı benim için henüz pek de bir anlam ifade etmiyordu. Yaşamımda değerli olan tek şey doğup büyüdüğüm bu mahalledeki en yakın arkadaşlarımdı: Ezgi ve Melis. Tüm gün birlikte çay içip liseden diğer kişilerin dedikodularını yapıyor, çok boş görünen hayatlarımıza rağmen birlikteyken bir şekilde mutlu olmayı başarıyorduk. 

Ezgi ve Melis de benim gibi sınavda başarısız olmuşlardı ama yeniden sınava girmek yerine bir yerlerde çalışmaya başlamak istiyorlardı. Benim de okumakta hiç gözüm yoktu fakat bunu aileme asla söyleyemezdim. Üniversite okuyup, orada burada zorla iş bulmaktan çok daha farklı hayallerim vardı. Yapmayı istediğim ve bana iyi paralar kazandıracağını düşündüğüm bir meslek bile bulmuştum. 

Bir gün kızlarla Melis'lerin bahçesinde oturmuş çay içip sohbet ediyorduk. Melis bize annesinin onu tanıştırmak istediği bir çocuktan bahsetti. Annesi artık evlenmesini istiyor, bu yüzden de sürekli gün arkadaşlarından birinin askerden yeni dönen, döndüğü gibi de çalışmaya başlayan şöyle yakışıklı böyle efendi oğlundan söz edip duruyormuş. En sonunda annesi dayanamayıp patlatmış bombayı: "Aslında çocuk seni görüp beğenmiş, ailecek istemeye gelmek için haber gönderdiler," deyivermiş.

"Bu devirde görücü usulü evlilik mi kaldı canım?" dedim. 

Melis’in yüzü kıpkırmızı oldu. Gözlerini kaçırarak elinde paramparça ettiği peçete kâğıdıyla oynarken "Ben de anneme öyle dedim," diye sesini yükseltti. "Ama itiraz etme, bir tanış, beğenmezsen zorla değil ya dedi."

Ezgi, beklenmedik bir şekilde Melis’in annesinin tarafını tutarak "Bence de bir şans vermelisin. Bakarsın gerçekten de hoş biridir,"dedi.

Melis kararsız bir şekilde, "Bilmem ki," demekle yetindi. Yine dudaklarını kemirmeye başlamıştı. Her stresli olduğunda yaptığı kötü bir alışkanlık, hiç bırakamaz. Aniden bana dönüp kocaman gözlerle "Bir kahve yapsam hızlıca fal bakar mısın be Ayla?" diye sordu. "Belki çocukla ilgili daha detaylı bir şeyler öğreniriz."

Ezgi, bardağının dibinde kalan soğuk çayın son damlalarını çimenlere doğru savurup kıkırdadı. "Ayla, boş ver üniversite sınavını sen. Taksim’deki o havalı kafelerden birinde işe girmelisin. Oradan kıracağın parayı düşünebiliyor musun? İnsanlar sırf kafedeki falcının teki çıkıp ‘Hayatına yakında yeni biri girecek’ desin diye ne paralar döküyor."

Evet, düşünebiliyordum. Hatta yapmak istediğim şey tam olarak buydu.

Aslında benimki gibi hisleri olan insanların bir şeyleri bilmek için kahve falına falan ihtiyacı yoktur. Buna istersen sezgi de ya da insanların çaresizliğini okuma konusunda doğuştan gelen bir beceri: Başkalarının kaçırdığı, görmediği şeyleri görebiliyordum. Masa başı bir işte ömrümü tüketmekten çok daha fazlası için yaratıldığıma inanıyordum. Bir yeteneğim vardı ve saçma üniversite sınavıyla uğraşmak yerine onu geliştirmeliydim. Ne yazık ki, ailem buna asla izin vermezdi. Etrafta fal baktığımı duysalar beni muhtemelen eve kilitlerlerdi. Onların gözünde bu tamamen dolandırıcılıktı. "Bana bak Ayla," derdi babam her zaman; nasırlı, titreyen ellerini göstererek. "Ben okumadım. Şimdiki hâlime bak. Senin daha iyi bir hayatın olacak. Sen okuyacaksın."

Melis evlenecekti, Ezgi her yerde iş arıyordu ve muhtemelen yakında bulup o da hayata atılacaktı. Benim de bir şeyler yapmam gerekiyor diye düşündüm. Bütün gün evde tıkılıp aptal sınavlara hazırlanmaktan başka bir şey… Keşke yeteneklerim çok daha özel bir hâle gelse ve geleceği görebilsem diye umuyordum. O zaman çok özel bir insan olabilirdim. Herkesin hayranlık duyacağı, zamana etki edebilen biri… 

"Günün birinde yaparım belki, kim bilir. Ama sizin için her zaman bedava olacak," dedim yüzümde zorlama bir tebessümle.

Melis hızlıca kahveleri getirdi. Çocukla ilgili içime doğan her şeyi anlatmaya başlamıştım ki saate bakmak için telefonumu çıkardığımda annemin beni defalarca kez aramış olduğunu gördüm. Onu hızlıca geri arayıp neden aradığını sorduğumda ise neşeli bir ses ile "Ayla bir an önce eve gel sana haberlerimiz var," dedi. Haberlerimiz dediğine ve sesi bu kadar neşeli olduğuna göre belki de babam iş bulmuştur diye düşündüm. Melis'e daha sonra tekrar uğrayıp detayları anlatacağımı söyleyip yanlarından ayrıldım. Eve girdiğimde bizimkilere bayram havası hâkimdi. Annem mutfağa geçmiş aç kalırız diye depoladığı tüm paketleri kullanarak büyük bir ziyafet hazırlıyordu.

"Ne oldu anne? Bunca yemeği kime hazırlıyorsun?" diye sordum.

"Baban iş buldu kızım. Hem de büyük bir şirkette çok iyi bir maaşla."

"Önemli haber buydu demek, çok sevindim." 

"Hayır, asıl büyük haber bu değil," dedi annem, sesindeki coşku dinmiyordu. "Baban eve gelsin, yemekte hep birlikte konuşacağız."

Ailemin aylardır yaşadığı sıkıntılardan sonra, babamın iş bulmasından daha büyük ne gibi bir haber olabilirdi ki? Bir an aklımdan acaba bana da mı görücü geliyor düşüncesi geçti. Bunun hayali bile beni güldürdü. Benim ailem Melis'inki gibi değildi. Onlar benim okumamı, iyi bir işe girmemi ve özgür olmamı istiyorlardı. Beni vermek bir yana, babam bana gelecek görücüyü sopayla kovalardı.

Annem mutluluktan yerinde duramıyor gibiydi. Hazırladığı yemekleri hızlıca sofraya yerleştiriyordu. Normalde ona yardım etmek yerine televizyon izlemeye devam ettiğim için önce kendi kendine söylenir ardından dayanamayıp bana iyi bir fırça çekerdi ama bugün etrafa gülücükler saçmaktan başka bir şey yaptığı yoktu. Daha sonra babam eve geldi. Annem koşarak kapıyı açtı ve birbirlerine uzunca sarıldılar. "Hadi üzerini değişte sofraya oturalım canım," dedi annem. Onlar için hiç de alışılmış olmayan bir sevgi gösterisi.

Masada beklenmedik bir şey oldu. Annem buzdolabının en arkasından bir şişe beyaz şarap çıkardı ve masaya üç bardak koydu. O bardakları her gün ayran ya da kola içmek için kullanırdık. Alkol almayışımız dini bir hassasiyetten değildi; sadece alkol satın alamayacak kadar parasızdık. Masanın diğer ucundan babamla göz göze geldik. Yüzünde sıcak bir gülümsemeyle annemi izliyordu.

Evdeki bu denli alışılmadık sosyetik faaliyetten sonra kendimi daha fazla tutamayıp sordum.

"Ee nedir büyük haber?" 

Annemle babam kısaca birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. Babam anlatmaya başladı:

"Biliyorsun kızım uzun süredir iş arıyorum. Aslında büyük bir şirketin işe alım sürecindeydim ama diğer üniversite mezunlarını görünce hiç umudum kalmamıştı. Bugün benimle sözleşme imzaladılar, artık iyi ve güvenli bir işim, bir de çok şükür güzel bir maaşım var."

"Çok sevindim baba, ama bunu annem zaten söylemişti." 

"Ve" diye ekledi annem. "Yeni bir evimiz de var."

Bir an başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissettim. "Ev mi?" 

"Evet, kızım," dedi babam. "Çalışacağım şirket buraya çok uzak, bu yüzden ona yakın yeni bir evde oturacağız." 

"Taşınmaya mı karar verdiniz?" Sesim beklediğimden çok daha sert çıkmıştı. "Bana sormadan, öyle mi?"

Annem "Sana söylemiştim," dercesine babama baktı.  

"Evet, kızım, mecburuz," dedi babam sessizce, yüzü kaskatı olmuştu. "Arkadaşlarının burada olduğunu biliyorum. Ama bir yere kaçmıyorlar ya. Görüşmek için aynı sokakta oturmanız gerekmiyor"

Evet, gerekiyor! diye avazım çıktığı kadar bağırmak istedim. Ama ikisine bakınca, aylar sonra ilk kez gerçekten mutlu olduklarını gördüm. Bu mutluluğu bozan kişi olmak istemedim. Artık yirmi yaşına gelmiş biri olarak anne ve babamın nerede oturacağına kafa yormak yerine bir an önce kendi özgürlüğüme sahip olmalı ve istediğim yerde oturabilmeliydim. Bana yetişkin biri gibi davranmalarını istiyorsam, inatçı bir çocuk gibi davranamazdım.

Üstelik yeni buldukları ev şehrin bu kuş uçmaz kervan geçmez köşesine kıyasla Taksim’e çok daha yakın olmak demekti. Belki de babam haklıydı. Orada üniversiteye hazırlık bahanesiyle evden çıkmak, hayalimdeki iş için biçilmiş kaftan olabilirdi.

Kendimi toplamak için derin bir nefes aldım ve sakince "Şart değil baba. Arkadaşlarımla yine görüşürüz tabii," diye cevap verdim.

Odadaki gerginlik bir anda dağıldı. İkisinin de yüzleri yeniden gülüyordu. Akşamın geri kalanı adeta bir film şeridi gibi akıp gitti. Yedik, içtik, planlar yaptık; annem yeni evi nasıl dekore etmek istediğini anlatırken ayakları mutluluktan yere basmıyordu.

"Umut Apartmanı," dedi annem. "Yeni evimiz ismi gibi umut getirdi ailemize. Allah’a her gün dualar ediyorum. İnşallah kızımız da o evde üniversiteyi kazanacak. Sonra bizden mutlusu yok."

Dar sokakların ve bir gecede dikilivermiş gecekonduların arasına sıkışmış eski mahallemizde binaların adları yoktu. Birden öylece var olurlardı işte. İstanbul’da havalı apartmanların kendilerine has, gururlu isimleri olurdu ama bu bana her zaman başka bir dünya gibi gelmişti. Hayatımda ilk kez ismi olan bir binada yaşayacaktım.

Bir ay içerisinde evdeki tüm eşyaları toparlayıp kolilere yerleştirdik. Doğup büyüdüğüm bu evdeki her şeyin bu kadar kolayca paketlenebilmesi tarifi zor bir hüzne sebep olmuştu. Benim için bir yuvayı ifade eden bu ev bomboş odaları ile ruhu içerisinden göçüp gitmiş ölü bir beden gibiydi. Koliler taşıma için gelen kamyona yüklenirken Melis ve Ezgi ile sarılıp ağlaştık. Aynı şehirde yaşamaya devam edecek olsak da hepimiz mesafelerin aramıza görünmez duvarlar öreceğini ve artık eskisi kadar yakın olmayacağımızı biliyorduk.

Melis de bu bir aylık süre diliminde annesinin bahsettiği çocukla tanışmış, anlaşmış çoktan evlilik üzerine konuşmaya başlamıştı. Aslında onun da evlenip bu mahalleden taşınması an meselesiydi. Hayatımın en büyük yol ayrımlarından birinde olduğumu hissettim. Her şeyi geldiği gibi kabullenip her sonun bir başlangıç olduğuna inanmaktan başka çarem yoktu.

Bir saatlik yolculuğun ardından yeni binamıza vardık. Yeni mahalle bildiğimden bambaşkaydı. Sokakta oynayan tek bir çocuk bile yoktu ki böylesi belki de daha iyiydi; vızır vızır geçen arabaların altında kalabilirlerdi. Sokak pırıl pırıldı. Buradaki insanlar yapılı saçları ve şık kıyafetleriyle tanıdığım kimseye benzemiyordu.

Biz bir numaralı daireye yerleşiyorduk. İki numaralı dairenin çeşit çeşit bahçe cüceleriyle dolu bahçesi gözden kaçmıyordu. Bunların tatlı mı yoksa korkutucu mu olduğuna karar veremedim. En üst kattaki bir dairenin balkonu hariç, tüm balkonlar saksılarla dekore edilmişti. Bu apartmanla ilgili tek olumsuz şey, koskoca bir arazinin ortasında tek başına duruyor olmasıydı. Etrafta başka evler olsa da, bu apartman için arazinin aşırı büyük olduğu göze çarpıyordu. "Belki apartmanı yaptıran kişi etrafa başka şeyler de inşa etmeyi hayal etti. Acaba onu durduran neydi?" diye düşündüm.

Annem “Ayla boş duracağına hafif kolilere yardım et,” diye bağırdı. 

Üzerinde “Yastıklar” yazan en hafif koliyi alıp apartmana girdim. Daha içeri girdiğim ilk anda tüm bedenimi korkutucu bir his kapladı. Sıcacık bir havada üşüyüp titrediğini, gürültülü bir mekânda ansızın hiçbir şey duymamaya başladığını hayal et. 

Buraya ait olmayan rahatsız edici bir şeyin varlığı gibiydi hissettiğim ve aniden sanki biri elini göğsümün içine sokmuş ve güzel olan her şeyi söküp çıkarmıştı bedenimden. “Umut Apartmanı” diye bir fısıltı duyar gibi oldum. Kendime geldiğimde arkamdaki taşımacılardan biri yolda olan diğer taşıma kamyonuna yolu tarif ediyordu. 

“Evet, evet oradan sağa dön, Umut Apartmanı.” 

Neden böyle hissettiğimden ve ne kadar süre donup kaldığımdan emin değilim. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama daha kapısından içeri girdiğim ilk anda, umudun bu apartmandan çok uzaklarda olduğunu anlamıştım.

Sonraki bölüm →