Aden Mavera ile

Gece YarısıVardiyası

Zemheri

Yeni yıl deyince herkesin aklında canlanan resim bellidir: Rengârenk süslemelerle dekore edilmiş ağaçlar, havai fişekler, aile ve dostlarla mide spazmı geçirene kadar tadı çıkarılan ziyafetler, canlı müzikler, partiler ve insan. Tüm derdi mucizevi bir şekilde yok olmuş gibi davranan, biraz umutlu, çokça ikiyüzlü bir yığın insan. Bu yılbaşı, ailemin yanına İstanbul’a dönmektense Rize’de navigasyonun bile zor bulduğu bir köy evinde kalmaya karar verdim.

İkizdere’nin dikey vadilerinden yukarı doğru tırmanırken saat henüz öğleden sonra üçü gösteriyordu. Sisle kaplı gri hava yerini yavaşça zifiri karanlığa bırakıyordu. Yolu çevreleyen karlarla kaplı ladin ağaçları doğanın hakiki yeni yıl süslemesi gibi aydınlatıyordu etrafı. Son virajı döndükten sonra, birbirinden uzak, altı taş üstü ahşap evlerin baş göstermesiyle köye vardığımı anladım.

Kalacağım eve yaklaştığımda, üzerinde yere kadar uzun mantosuyla karların içinde yürüyen yaşlı bir adam bana el sallıyordu. Arabadan inip koşar adımlarla yanına gittim.

İlerlemiş yaşına rağmen elindeki bastona yaslanarak kara bata çıka bir ceylan gibi sekiyordu. “Hoş geldin, Ömer değil mi?”

“Evet, Ömer ben. Siz ev sahibi Ahmet Amca’sınız sanırım.”

Boş eliyle kolumu kavrayıp onaylarcasına başını salladı ve birlikte eve doğru yürümeye başladık. Yumuşak karların etrafını tıkadığı ahşap bahçe kapısını sertçe iterek açtı. “Gir oğlum, geç,” diyerek eliyle içeriyi işaret etti.

Eve girer girmez oturma odasındaki sobaya gidip içine büyük bir tahta kutuda toplanmış odunlardan birkaç parça attı. “Zemheri kapıya dayandı; bir fırtına koptu mu insanın nefesi bile donar. Ateşi hep harlı tut,” diye kıkırdadı, bir yandan da kuru kuru öksürürken. Gülümseyip başımla onayladım. “Bir şeye ihtiyacın olursa beni ara,” dedi kapıdan çıkarken.

Sobanın cızırdayan ateşi üzerinde demlediğim çayı ve romanımı elime almamla hayalini kurduğum yılbaşı tatilim başlamıştı. Dışarıda karla karışık rüzgâr camları tıkırdatırken, neredeyse görünmez olan dağ manzarası karşısında evdeki ilk gecemi huzur içinde geçirdim.

Sabah uyandığımda yaptığım ilk şey pencereden dışarı bakmaktı. Yerdeki kar iki katına çıkmış, dün rüzgâra karışık hafifçe seyreden kar bugün yeri göğü bembeyaz etmişti. Kalın montumu ve uzun çizmelerimi hızlıca üzerime geçirip yiyecek bir şeyler almak için dışarı çıktım. Köy merkezine doğru yürüyüp etrafta bir market ararken belki en fazla beş dakika geçirmiştim dışarıda. Fakat bu süre bir kardan adama dönüşmeme yetmişti. İçeri girdiğimde beni bir kısmı küçük bir market, diğer kısmı bir kahvehane olarak kullanılan genişçe bir mekân karşıladı. Elinde çay tepsisi taşıyan bir çocuk beni gördüğünde gülücükler saçmaya başladı. “Bir çay vereyim mi, abi?” diye sordu, minik elleriyle bir yandan kahkahasını tutmaya çalışıp bir yandan da üzerimdeki karları temizlememe yardım ederken.

O esnada yuvarlak bir masanın etrafında oturmuş okey oynayan dört adamdan irice olanı bana eliyle gel gel işaretleri yaparak bağırdı. “Buyur bize katıl, köyümüzün misafirine bir çay ikram edelim.”

Çocuğun başını hafifçe sevip gülümsedim. Ardından beni çağıran grubun yanına yaklaştım. “İyi oyunlar.”

“Sağ ol sağ ol, gel otur. Mehmet, sandalye getir,” diye kükredi iri adam. Küçük çocuk telaş içinde koşup yan masadan kaptığı sandalyeyi yanıma bıraktı.

“İsrafil ben,” dedi irice adam elini uzatarak. Güçlü ve sert elini sıkıp “Ömer ben,” diye cevap verdim. Masadaki diğer üç adam bakışlarını okey tahtalarından ayırmadan başlarıyla selamlamakla yetindiler. “Seni ne getirdi bu zamanda buralara, Ömer?” diye sordu İsrafil tahtasındaki okey taşlarının yerlerini değiştirirken.

“Sessiz, sakin bir yılbaşı geçirmek istedim. Hem belki etraftaki köylere, manzaralara da uğrar gezerim diye düşündüm.”

İsrafil kısık kısık gülmeye başladı. “Bu zemheride nereyi gezecen? Yollar çoktan tıkandı bu karda bir yere çıkamazsın.”

Evden buraya zorlukla geldiğimi hatırlayarak gülümsedim. “Haklısın, ama olsun. Burası da bana yeter.”

Dudaklarını büzüp başını hafifçe salladı. “İyi insana benziyorsun, Ömer,” dedi derin bir nefes alarak. Masadaki diğer üç adam gizlice birbirlerini süzdüler. “Bugün zemherinin ilk günü. Sen yabancısın, bilmezsin. Fakat buralar bu zamanlarda geceleri pek tekin değildir.”

“Tekin değil mi? Neden?”

İsrafil gözlerini oyun tahtasından ayırmıyordu. “Koncolos nedir bilir misin?”

Üç adam şimdi koskocaman gözlerle İsrafil’i izliyordu.

“Duymadım hiç. Nedir?”

“Zemheri çöktü mü geceleri kapıya gelir, allem eder kallem eder seni evinden çıkarmaya çalışır. Eğer bir kere çıkarsan sana sorduğu tüm soruları cevaplamak zorundasın. Her cevabında uydurma da olsa mutlaka ‘kara’ demek zorundasın. Demezsen seni öldürür. Onu gittiği yere kadar takip etmezsen seni yine öldürür. Sabahın ilk ışığına kadar onu takip edip sorularına cevap vermektir tek kurtuluşun.”

“Bir şehir efsanesi falan mı bu?” diye sordum.

İsrafil bakışlarını bu kez doğrudan gözlerime kilitledi. “Öyle bilinir. Fakat burada gerçektir, Ömer.” Elini kolumun üzerine koydu. “Eğer hayatta kalmak istiyorsan, ne yaparsan yap ama dışarı çıkma.”

Çayını tek seferde kafasına dikip tahtasını “Okey,” diyerek masaya devirdi. Bir hışımla kalkıp mekândan ayrıldı. Benimle dalga mı geçiyor diye düşünüp diğer adamlara baktığımda onların benimle göz teması bile kurmadan çabucak masadan ayrıldıklarını fark ettim. Akıllarınca alay ediyorlar benimle diye düşünüp montumu tekrar üzerime geçirdim ve marketten aldığım birkaç parça yemekle eve döndüm.

Akşam hava karardığında kendime sobanın üzerinde marketten aldığım sucukları pişirdim. Demlediğim çayla yemeğimin tadını çıkarırken, dışarıdan gelen bir ses duydum.

“Yardım edin, lütfen yardım edin.” Hıçkıra hıçkıra ağlayan küçük bir kızın sesi gibiydi bu. Evin pencerelerinden dışarı bakmaya başladım, fakat sesin nereden geldiğini bulamıyordum. Dış kapının yanındaki pencereden dışarı baktığımda sokağın karanlığında bir gölge gördüm. Karların üzerinde uzanmış küçük bir kız çocuğu eliyle bacağını tutuyordu. “Kimse yok mu? Yardım edin,” diye ağlıyordu. Tam açmak için elimi kapının koluna götürdüğümde aklıma İsrafil’le konuşmam geldi. “Ne yaparsan yap ama dışarı çıkma.”

Kızın ağlayışları bitmiyordu. Daha fazla dayanamayıp kapıyı açtım ve kıza seslendim. “Hey, iyi misin?”

Soğuktan tir tir titreyen kız kekeliyordu. “Bacağım çok ağrıyor abi, yardım et çok üşüyorum.”

“Buraya gelebilir misin?” döküldü ağzımdan sessizce. Kız sadece ağlamaya devam etti. Bir köylü hurafesi yüzünden küçücük bir çocuğu dondurucu karda yaralı halde sokakta bırakamazdım. Aceleden montumu bile almayı unutarak yardım etmek ve onu evine götürmek için dışarı koştum. Evin kapısından dışarı adım atar atmaz kız ayağa kalktı. Biraz önce ağlamaktan kıpkırmızı olmuş masum gözleri şimdi soğuk ve sert bir şekilde beni izliyordu. Hıçkırıklarından eser kalmamıştı. Sakin bir ses tonuyla konuştu. “Merhaba Ömer, benim adım ne biliyor musun?”

“Efendim? Sen nasıl kalk-?” diye kekelerken bana küçük adımlarla yaklaşmaya başladı. O an İsrafil’in anlattıklarını hatırladım. Bu gerçek olabilir mi diye düşüncelerimde kaybolurken, kız bana doğru koşmaya başladı. “Koncolos!” diye bağırdım geri adımlar atarak. Kuralı hatırladım. “Kara.”

Kız aniden durup gülümsedi ve elimi tuttu. “Gidelim, Ömer.” Bu yaşadığım gerçek miydi, anlam veremiyordum. Bu kız gerçekten Koncolos olabilir mi? Bütün vücudum zangır zangır titrerken el ele orman yoluna doğru yürümeye başladık.

“Nereden geliyorsun?” diye sordu kız karlarla kaplı patikadan çıkarken “İzmir,” diye cevap verdim. Aniden yüzünü sertçe bana çevirdi. Ve hemen ekledim: “Kara.”

Küçük kız kikirdedi. Buz gibi rüzgâr ciğerlerime doluyordu. Ayak parmaklarım hissizleşiyor, kollarım hareket edemez hale geliyordu. Zihnimde binbir türlü senaryo yazıyordum: Buradan koşarak kaçsam, ya gerçekse ve beni öldürürse? Peki ya onu şu uçurumdan aşağı atsam? Kurtulur muyum o zaman? Ölebilen bir şey mi ki bu?

Yürüyeli ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Gözlerimdeki yaşlar bile yanaklarımda buz tutmuş, üzerimdeki kazak tenime bir çivi gibi batmaya başlamıştı. Kendimi bir anda karların üstünde buldum. Ayağım mı takıldı diye düşündüm ilk önce, sonra artık bacaklarımı hissetmediğimi fark ettim. Küçük kız başımda durmuş iri gözlerle bana bakıyordu. Tüm bedenimi derin bir uyku bastırmıştı. Gözlerimi hafifçe araladığım bir an Ahmet Amca’yı ve İsrafil’i gördüm. Küçük kız İsrafil’in elini tutuyor, yüzünü onun kolunun arkasına saklıyordu. “Bunu gerçekten her yıl yapmak zorunda mıyız baba?”

“Evet kızım,” dedi İsrafil kızın saçlarını okşayarak. “Yüzlerce yıldır bu köyün geleneğidir bu. Zemherinin ilk günü bu oyunu oynarız. Oynarız ki gerçek Koncolos bizden uzak olsun. Eğer yapmazsak gelir ve bizden olanları götürür.”

“Bu sene de güvendeyiz,” dedi Ahmet Amca kuru kuru öksürerek. “Dedem anlatırdı, onun çocukluğunda bir yıl gelen giden olmamış. O sene zemheride köyün yarısı ölmüş.”

Küçük kız “Anladım,” diye mırıldandı.

Duyduklarım rüya mı gerçek mi ayırt edemiyordum. Kar ağır bir yorgan gibi örtmüştü vücudumu. Göz kapaklarım kilolarca yük taşıyordu sanki. Son kez gözlerimi yumdum.

Ana Sayfaya Geri Dön