Aden Mavera ile

Gece YarısıVardiyası

Kırmızı Çuvaldız

Yıllar önce yaptığım korkunç bir hata peşimi bırakmıyor. O karanlık günden beri kabuslarıma giriyor. Kapkara, hüzün dolu gözleri adeta yardım etmem için yalvarıyor. Elimi uzatıyorum. Elini elime koyuyor ve birden diğer elini göğsüme bir bıçak gibi saplayıp ciğerimi söküp alıyor bedenimden. Kanlar içinde yere yığılıyorum. O ise gülümseyerek avucunda sıkıca tuttuğu ciğerimi çiğniyor.

Hamile olduğumu öğrendiğim günden beri bu kabus her gece tekrarlanır oldu. Eşim hamilelik paranoyası deyip geçiştiriyor. Terapistim ise öğretmenliğimin ilk yıllarında Erzincan'da yaşadığım bir olayın bende travma sonrası stres bozukluğu bıraktığını söylüyor. Bense onun giderek bana yaklaştığını hissediyorum.

O zamanlar üniversiteden yeni mezun olmuş, dünyayı kurtaracağına inanan bir öğretmendim. Atama sonuçları açıklandığında Erzincan'ın küçük bir köyüne sınıf öğretmeni olarak gideceğimi öğrendim ve dünyalar benim oldu. Hayatım boyunca en çok istediğim şey, çocukların hayatına dokunmak ve bir gün yüzlerinde gülümsemeyle hatırlanacak bir öğretmen olmaktı.

Annem bu işten hiç hoşlanmadı. "Ne işin var oralarda? Otur oturduğun yerde," deyip durdu. Babam yüzünü buruşturup "İzmir'de kalamadın mı yani?" demekle yetindi. Umursamadım. Koskocaman bir bavula en önemli eşyalarımı doldurdum. Erzincan kışına yetecek ne montum vardı ne de botlarım, ama oradan bir şekilde alırım diye düşündüm.

Köye vardığımda herkes sıcacık karşıladı beni. Nereye gitsem "Buyur Öğretmen Hanım, bir çayımızı iç," dediler. Eğitim vermeye başladığım birinci sınıf öğrencilerimle ilk aylarım rüya gibi geçti. Köyü, insanlarını, öğrencilerimi seviyordum, her sabah işe koşa koşa gidiyordum. Ta ki önceleri utangaç sandığım bir öğrencimin günbegün solduğunu fark edene kadar. Taner sınıftaki yaşıtlarından daha küçük ve çelimsiz bir çocuktu. Ne derslerde ne de teneffüslerde kimseyle pek konuşmazdı. Teneffüste bahçeye çıkmaz, masasında çantasından çıkardığı resimli çocuk kitaplarına eğilir, kelimeleri fısıltıyla heceleyerek okumaya çalışırdı. Bir gün onun okuyabildiğini fark edip yanındaki sıraya oturdum ve bunu nereden öğrendiğini sordum. Başını kitaptan kaldırmadan cevap verdi: "Babam öğretti, öğretmenim. Önce her akşam bana hikâye okurdu, sonra okumayı öğretti." Taner'in ailesi köyün köklü, sözü geçen ailelerinden biriydi. Kısa bir süre önce yeni bir bebekleri olmuştu. Bir gün teneffüste yine masasında yalnız otururken yanına gittim. Kararan göz altlarını okşayıp sordum:

"Derslerde uykulu görüyorum seni. Kardeşin geceleri uyutmuyor mu?"

Ani bir irkilmeyle kendini ellerimden kaçırdı, başını öne eğip yüzünü saklamaya çalıştı.

"Yok, öğretmenim," diye mırıldandı. "Kardeşim değil."

Dudağını ısırıyor, gözlerini kaçırıyordu.

"Neden peki? Geceleri iyi uyuyamıyor musun?"

Başımı eğip gözlerini yakalamaya çalıştım. Bana açılıp açılmamak konusunda emin değil gibiydi.

"Uyuyorum," dedi sesini hafifçe yükselterek.

O sırada ders zili çaldı, öğrenciler sınıfa dolmaya başladı. Yerimden kalktım.

"Peki Tanerciğim, sonra konuşuruz."

Arkamdan fısıldadığını duydum.

"Korkuyorum."

Öğle arası zili çaldığında Taner'in yanına yeniden gittim. Her gün olduğu gibi tek başına oturmuş, beslenme çantasından çıkardığı sandviçi yiyor, vişne suyunu içiyordu.

"Afiyet olsun, Tanerciğim. Biraz konuşalım mı?"

Ağzındaki kocaman lokmayı yutup sessizce "Olur, öğretmenim," dedi.

"Bana korktuğunu söylemiştin. Seni yanlış duymadım, değil mi?"

Sandviçi yüzüne yaklaştırıp gözlerini kaçırdı.

"Evet."

"Neden korkuyorsun? Anlatmak ister misin?"

Sırrını başkasının duymadığından emin olmak istercesine sınıfı süzdü, sonra bana doğru eğilip fısıldadı.

"Her gece çok kötü bir rüya görüyorum, öğretmenim."

Ben de sesimi alçalttım. "Nasıl bir rüya?"

"Bir abla var, hep ağlıyor. Göğsüne bir şey saplanmış. Neydi onun adı? İğne. Canı çok acıyor. Konuşamıyor, bana iğnesini gösteriyor. Ona yardım etmek istiyorum ama..."

Taner birden sustu.

"Ama ne? Bana güvenebilirsin, Taner. Bu abla tanıdığın biri mi?"

"Yok, tanımıyorum." Vişne suyunun pipetini çiğniyordu.

"Peki neden yardım etmekten çekiniyorsun?"

"Abla kötü biri, öğretmenim. Canımı acıtmak istiyor."

Yüzündeki korkuyu gördüğümde aklıma ilk gelen şey üniversitede okuduğum çocuk istismarı vakaları oldu. Rüya dediği şey, anlatamadığı bir gerçeğin çocuk diliyle saklanmış hâli olabilir miydi?

"Taner, annenlere bu rüyadan hiç bahsettin mi?"

"Yook!" diye atıldı. "Babam kızar, öğretmenim. Annem şimdi çok yorgun. Babam bana kızar."

"Anladım, Tanerciğim, merak etme," dedim küçük elini avucuma alarak.

O gün eve dönerken kararımı vermiştim: Taner'in evine gidecek, ailesiyle tanışacak, her şeyin yolunda olup olmadığını kendi gözlerimle görecektim. Ertesi gün Taner'in annesini arayıp yeni doğan bebek için tebrik etmek ve Taner'in öğretmeni olarak tanışmak istediğimi söyledim. İlgimden çok memnun kaldı ve beni evlerine davet etti.

Koskocaman bir arazinin ortasında, müstakil bir evde yaşıyorlardı. Kapıya vardığımda bahçede çalışan görevlilerden biri karşıladı beni.

"Hoş geldiniz, Öğretmen Hanım. Buyurun. Suna Hanım'ımla Arif Bey'im içeride sizi bekliyorlar."

Bahçede bir sürü insan çalışıyordu. Burada kötü bir şey yapılsa bu kadar insan görürdü, diye düşündüm. Gerçi böyle bir köyde, bu kadar güçlü bir ailenin yaptığının üstü kolayca örtülebilirdi de.

İçeri girdiğimde Taner'in annesi Suna Hanım, kucağında yeni doğan bebeğiyle yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle karşıladı beni.

"Hoş geldiniz, Öğretmen Hanım, ne iyi ettiniz. Ben de sizinle tanışmak istiyordum ama bebek geldiğinden beri başımı evden çıkaramadım."

Salonda Taner'in babası Arif Bey de ayağa kalkıp selam verdi. Birlikte geçirdiğimiz kısa sürede evde her şey normal görünüyordu. İkisi de çocuklarına düşkün, sıradan ebeveynlere benziyordu.

O sırada mutfağa giden koridorda, duvarın ardına saklanmış genç bir kız fark ettim. Gizlice bizi izliyordu.

"Aa, bir kızınız olduğunu bilmiyordum," dedim.

Suna Hanım'la Arif Bey aynı anda irkilip duvara baktılar. Kız hızla gözden kayboldu.

"Kızımız değil," diye kekeledi Suna Hanım. "Evimizde çalışır."

"Hemen geliyorum," diyen Arif Bey, kızın kaçtığı yöne doğru gitti.

O kızla ilgili normal olmayan bir şey olduğunu anlamak zor değildi. Onu görmem nedense ikisini de rahatsız etmişti. Kızı bir kez daha görebilmek umuduyla evin içinde dolaşmak için bir bahane buldum.

"Şey, lavabonuzu kullanabilir miyim Suna Hanım?"

Telaşını saklamak istercesine derin bir nefes alıp yüzüne yeniden kocaman bir gülümseme yerleştirdi.

"Tabii, buyurun. Şuradan sola dönün, ikinci kapı."

Başımla teşekkür edip kalktım. Koridorda ilerlerken kapılardan biri aralandı ve genç kız yeniden karşıma çıktı.

"Merhaba," dedim usulca.

Yaş dolu kocaman gözlerle bana bakıyordu. Dudakları kıpırdıyor ama ağzından tek bir ses çıkmıyordu. Sonra parmağını kaldırıp göğsünü gösterdi. Bakışlarımı oraya çevirdiğimde kırmızı bir iple sarılmış bir çuvaldız gördüm. Önce elbisesine iliştirilmiş sandım. Sonra anladım ki çuvaldız gerçekten etine giriyordu.

"Lavaboyu bulabildiniz mi, Öğretmen Hanım?"

Arkamdan gelen sert ses beni yerimden sıçrattı. Arif Bey koridorun başında duruyordu. Tekrar kıza döndüğümde kapı aralığı boştu.

"Evet, buldum," diye kekeleyip yanımdaki kapıyı açtım ve kendimi içeri attım.

Nefesim kesilmişti. Bu insanlar o kızcağıza ne yapıyordu? Taner onu görmüş, sonra da bunun bir kabus olduğuna kendini mi inandırmıştı? Peki Taner şimdi neredeydi?

Kendimi sakinleştirmek için birkaç kez derin nefes aldım, yüzümü soğuk suyla yıkadım. Oturma odasına döndüğümde Taner yere oturmuş, resimli kitaplarından birini okuyordu. Beni görünce yüzü aydınlandı.

"Merhaba, öğretmenim."

"Merhaba, Tanerciğim," dedim gülümsemeye çalışarak.

Suna Hanım'la Arif Bey tek kelime etmeden beni izliyorlardı. Kalkıp gitmeyi düşündüm. Ama o kıza ne olacaktı? Onlarla yüzleşmem gerekiyordu, yalnız bunu Taner'in yanında yapamazdım.

"Suna Hanım, sizinle özel bir konuda konuşabilir miyim?"

"Tabii." Taner'e döndü, bebeği koltuğa bırakarak. "Hayatım, sen odanda oyna biraz."

Taner kitaplarını toplayıp çıktı. Arif Bey kolunu koltuğun kenarına dayadı.

"Benim de kalmamda bir sakınca var mı?"

"Hayır, yok." Sesimin titremesine engel olamadım. "Biraz önce lavaboya giderken yine o genç kızı gördüm. Göğsünde saplı kırmızı bir çuvaldız var. O kız kim?"

Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Arif Bey boğazını temizledi.

"Öğretmen Hanım, siz şehirlisiniz, bilmezsiniz. İnanın, bulaşmak istemezsiniz bu işlere."

"Ne diyorsunuz siz? Hangi iş bu? O kız zorla mı tutuluyor burada?" Sesim istemeden yükseldi.

Suna Hanım kolumdan tutup beni sakinleştirmeye çalıştı.

"Yanlış anladınız, Öğretmen Hanım. O kız insan değil."

"Ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu sizin?"

"Biz buralarda ona Alkarısı deriz," dedi Arif Bey. Sesi öfkeli değil, yorgundu. "Siz okumuş insansınız, inanmazsınız belki. Ama her şey gerçek. O çuvaldız yerinde durduğu sürece güvendeyiz. Çıkarsa..." Cümlesini bitirmedi. "O kızın bizden korktuğu falan yok. Asıl korkan biziz."

Delirmişler, diye düşündüm. Bu saçmalığa gerçekten inanıyor olabilirler miydi? Ya da beni böyle bir masalla sindirip gördüklerimi görmezden geleceğimi mi düşünüyorlardı?

Arif Bey ayağa kalktı.

"Siz bu işe karışmayın, Öğretmen Hanım."

"Bu insanlık dışı bir şey," diye kekelerken kendimi kapının dışında buldum.

Eve döndüğümde o kızı ve hüzünlü gözlerini düşünmediğim tek bir saniye bile olmadı. Kan kızılı saçları aklımdan çıkmıyordu. Bugün bunları hatırlayınca göğsüm sıkışıyor ama o gece kendimi haklı sanıyordum.

Cahil bir inancın gölgesinde o kıza şeytani bir şey gözüyle bakıyor olabilirler miydi? Oysa ne kadar düzgün insanlara benziyorlardı. Kızın ağzını açıp ses çıkaramadığını hatırladım. Ona işkence ediyorlardı belki de, bunu da halk inanışı diye köylüye yutturuyorlardı. O kadar güçlü, köklü bir aileye buranın insanı elbette inanırdı.

Jandarmayı arasam, gelecek onların eşi dostu, akrabasıydı. Ne yapabilirdi ki? Sabaha kadar gözümü kırpamadım. Bir an daha yatakta duramayıp montumu geçirdim üzerime ve dondurucu gecenin içine attım kendimi.

Taner’in evine doğru koştum. Bahçede tek bir çalışan vardı, radyosundan maç dinliyordu. Arkasından sessizce geçtim. Tam o sırada kız karşımda belirdi, bahçenin ortasında, sanki beni bekliyormuş gibi.

Elinden tutup bir hışımla dış kapıya sürükledim.

"Kaçmamız lazım. Seni doktora götüreceğim, hadi."

Tam eşikte durdu. Çivi gibi çakılmıştı yerine. Ne kadar asılsam kıpırdamadı. Hiçbir şey söylemeden gözlerime bakıp çuvaldızı işaret etti.

"Çıkarmamı mı istiyorsun?"

Başıyla onayladı.

Düşünmedim bile. Kırmızı çuvaldızı tutup göğsünden çektim.

Kız elimi bıraktı. Hüzünlü gözleri bir anda buz kesti. Bana baktı ve hafifçe gülümsedi. Sonra kapıdan çıkıp koşarak uzaklaştı, saniyeler içinde karanlıkta kayboldu.

Kızın arkasından ne yapacağımı bilemeden bakakaldım. Nereye gittiğini anlamamıştım. Belki ailesinin yanına gitmiştir, diye düşündüm. Artık özgürdü, önemli olan buydu. Yürüyerek eve döndüm ve sıcacık yatağıma girdim.

Ertesi sabah okula geldiğimde herkesin birbirine bir şeyler fısıldadığını fark ettim. Kimseyle konuşacak vakit bulamadan sınıfa girdim. Taner'in sırası boştu.

Tam o sırada okul müdürü kapıda belirdi ve beni dışarı çağırdı.

"Öğretmen Hanım... Taner ve ailesi dün gece..." Sesi boğazında düğümlendi. "Hepsi vefat etti."

Kulaklarım çınlamaya başladı. Yer ayaklarımın altından kaydı.

Kendime geldiğimde öğretmenler odasındaydım. Müdür Bey burnuma kolonya tutuyordu, hemşire de başımdaydı.

"Hay Allah, çok affedersiniz, haber böyle mi verilir, tüh," dedi müdür.

"Ne oldu?" diye sordum, hâlâ sersem bir hâlde. "Taner'e ve ailesine ne oldu?"

Müdür ile hemşire birbirine baktı. Müdür bir sandalye çekip yanıma oturdu.

"Evlerinde çalışan bir adam görmüş. Genç bir kız dün gece eve girmiş, hepsini..." Sustu, yutkundu. "Suna Hanım'ın göğsü yarılmış, kız ciğerini yiyormuş, adam öyle anlattı. Yahu bu nasıl iş, köyümüzde hiç görülmemiş bir şey."

O an vişne suyunun pipetini çiğneyerek korku dolu gözlerle bana bakan Taner'i hatırladım. "O abla kötü biri, öğretmenim. Canımı acıtmak istiyor."

Taner'i, Suna Hanım'ı, Arif Bey'i ve küçücük bebeklerini yıllarca aklımdan çıkaramadım. Aptalca söylediklerine inanmayıp o kızı özgür bırakmam onların hayatına mal oldu, benimse uykularıma. Gazeteler o kıza vahşi bir katil dedi. Hikâyesi uzun süre dilden dile dolaştı, yıllar sonra hâlâ yakalanamamış bir katil olarak podcast'lere, belgesellere konu oldu. Ama ben onun gerçekte kim olduğunu biliyorum.

Hamile kaldığım günden beri bana her gün biraz daha yaklaştığını hissediyorum. Alkarısı lohusaların peşinden gider. Bu sefer benim için geliyor. Ben de yanımdan hiç ayırmadığım, kırmızı ip dolanmış çuvaldızımla onu bekliyorum.

Ana Sayfaya Geri Dön